(İSTANBUL) TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu, İstanbul’da yaşanan su baskınlarına ilişkin bir açıklama yaptı. Kentte şiddetli yağmurun afete dönüşmesinin, ‘doğayla inatlaşan rant odaklı politikalarının’ bir sonucu olduğunun belirtildiği açıklamada, “Kanal İstanbul güzergâhı Sazlıdere Barajı havzasını doğrudan ortadan kaldırmaktadır. INRAIL güzergâhı Ömerli, Büyükçekmece, Alibeyköy ve Sazlıdere havzalarının koruma alanlarını tehdit etmektedir. Ulaşım yatırımlarının arazi kullanım kararlarının önüne geçirildiği bu yaklaşım, kuzeyde yeni bir yapılaşma baskısı yaratmakta, yağışı tutan ve yüzey akışını düzenleyen orman ve havza alanlarını kentin yeni gelişme alanlarına dönüştürmektedir. Bugün en yüksek yağışın Sarıyer Ayazağa, Ömerli ve Arnavutköy’de ölçülmüş olması, bu alanların korunmasının kent için ne denli yaşamsal olduğunu göstermektedir.” denildi.
İstanbul’da salı gece yarısı başlayan ve aralıklarla süren şiddetli yağışın ardından yaşanan su baskınları ve olumsuzluklarla ilgili TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu yazılı açıklama yaptı. “Bugün yaşanan bu tablo, yalnızca yağışın şiddetiyle açıklanamaz. Yağış bir doğa olayıdır; ancak her kuvvetli yağışın can ve mal güvenliğini tehdit eden bir afete dönüşmesi olağan değildir.” ifadelerine yer verilen açıklamada şu görüşler dile getirildi:
“Başta Avrupa Yakasında, Sarıyer’de, Eyüpsultan’da, Bakırköy’de, Esenyurt’ta ve daha birçok ilçede, cadde ve sokaklar sular altında kalmış, metroları, hastaneleri, alt geçitleri, konutları ve iş yerlerini su basmış, ulaşımda ciddi aksamalar yaşanmıştır. Birçok bölgede araçlar sel sularına kapılırken, kentlilerin gündelik yaşamı ve güvenliği bir kez daha tehdit altına girmiştir. Henüz altı yıllık bir yatırım olan Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi, Sarıyer Ayazağa’da dere yatağı ve orman alanı, vb ekolojik koridorlar üzerine inşa edilen bir alışveriş merkezi, yine Sarıyer Ayazağa’da bir üniversite yurdu ve metro istasyonları sular altında kalmış, Sarıyer’de istinat duvarları, Sultangazi’de ise bir okulun duvarı çökmüş, Beykoz deresi taşmış, Kağıthane deresi taşkın riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Tüm kentte okullar valilik kararıyla tatil edilmiş, eğitime ara verilmiştir.
“BUGÜN YAŞANAN TABLO YALNIZCA YAĞIŞIN ŞİDDETİYLE AÇIKLANAMAZ”
Bugün yaşanan bu tablo, yalnızca yağışın şiddetiyle açıklanamaz. Yağış bir doğa olayıdır; ancak her kuvvetli yağışın can ve mal güvenliğini tehdit eden bir afete dönüşmesi olağan değildir. Yaşananlar, kentin doğal eşiklerini yok sayan, yerleşime uygunluk ve taşıma kapasitesi analizlerini planlama sürecinin dışında bırakan bir kentleşme modelinin sonucudur. Asıl sorgulanması gereken, rant odaklı planlama politikalarının İstanbul’u afetlere karşı giderek daha dayanıksız hale getirmiş olmasıdır.
İstanbul’da şiddetli yağmurun afete dönüşmesi, doğayla inatlaşan rant odaklı politikaların bir sonucudur!
İstanbul’da yıllardır sürdürülen bu rant odaklı yoğun yapılaşma baskısı; kentin hassas ekolojik koridorlarının, doğal alanlarının ormanlarının, tarım alanlarının ve su havzalarının üzerinde geri dönülmez tahribatlar yaratmakta, kentte ısı adalarının oluşmasına ve iklimin belirgin bir değişime uğramasına neden olmaktadır.”
“YAĞMUR SUYUNUN TOPRAĞA SIZABİLECEĞİ ALANLARIN BETON VE ASFALTLA KAPLANMASI SUYUN YÜZEYDEN HIZLA AKMASINA NEDEN OLMAKTADIR”
Hatalı rant politikalarının bir sonucu olarak toprağın hızla tüketilmesi ve betonlaşmasının, yağmurları afete dönüştürdüğünün vurgulandığı açıklama şöyle devam etti:
“Yağmur suyunun toprağa sızabileceği alanların beton ve asfaltla kaplanması, suyun yüzeyden hızla akmasına neden olmaktadır. Doğal drenaj sistemlerinin bozulması, dere yataklarının daraltılması veya yapılaşmayla kuşatılması, kentsel altyapının taşıma kapasitesinin aşmasına neden olmakta, yoğun yağışların yol açtığı taşkın ve su baskını risklerini büyütmektedir.
Kentin doğal drenaj sistemini oluşturan dere yatakları uzun yıllardır ıslah adı altında kutu menfezlerle kapatılmakta, üzerleri yol, otopark ve yapı adası olarak planlanmaktadır. Taşkın yatakları ve dere koruma bantları imar planlarıyla yapılaşmaya açılmakta, bu alanlardaki kaçak yapılaşma ise imar aflarıyla kalıcı hale getirilmektedir. Bugün yaşanan su baskınları, üzeri kapatılan dere yataklarının kuvvetli yağışta yeniden suyun güzergâhı haline geldiğini açıkça göstermiştir. Buna ek olarak parsel ölçeğinde verilen emsal artışları ve plan bütünlüğünü bozan noktasal plan değişiklikleriyle nüfus ve yapı yoğunluğu sürekli artırılmakta, teknik altyapının kapasitesi ise bu kararlarda belirleyici olmamaktadır. Geçirimsiz yüzey oranı arttıkça yüzey akışı ve taşkın debisi yükselmekte, kapasitesinin üzerinde yüklenen altyapı kuvvetli bir yağışı dahi karşılayamaz hale gelmektedir.
Bilimsel zeminde hazırlanmış planlara aykırı her yeni yapı, her yeni ulaşım yatırımı ve her yeni betonlaşmış yüzey; su, kanalizasyon, ulaşım ve drenaj sistemleri üzerinde ilave yükler oluşturmaktadır. Kentin altyapı taşıma kapasitesi ve kentin havzalarının ekolojik eşikleri gözetilmeden artırılan yapılaşma yoğunluğu, kentsel sistemleri zorlamakta ve afet risklerini büyütmektedir.
“KUZEY MARMARA OTOYOLU, YSS KÖPRÜSÜ, İSTANBUL HAVALİMANI…”
2009 yılında onaylanan 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı, kuzeydeki orman alanlarını ve içme suyu havzalarını kentin gelişimini sınırlayan doğal eşikler olarak tanımlamış, kentin kuzeye doğru saçaklanmasının önlenmesini temel planlama ilkesi olarak benimsemişti. Kuzey Marmara Otoyolu, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve İstanbul Havalimanı ile delinmeye başlanan bu üst ölçekli plan kararları, bugün Kanal İstanbul ve İstanbul Kuzey Demiryolu Geçişi (INRAIL) projeleriyle tümüyle işlevsiz bırakılmak istenmektedir. Kanal İstanbul güzergâhı Sazlıdere Barajı havzasını doğrudan ortadan kaldırmaktadır. INRAIL güzergâhı Ömerli, Büyükçekmece, Alibeyköy ve Sazlıdere havzalarının koruma alanlarını tehdit etmektedir. Ulaşım yatırımlarının arazi kullanım kararlarının önüne geçirildiği bu yaklaşım, kuzeyde yeni bir yapılaşma baskısı yaratmakta, yağışı tutan ve yüzey akışını düzenleyen orman ve havza alanlarını kentin yeni gelişme alanlarına dönüştürmektedir. Bugün en yüksek yağışın Sarıyer Ayazağa, Ömerli ve Arnavutköy’de ölçülmüş olması, bu alanların korunmasının kent için ne denli yaşamsal olduğunu göstermektedir.
Şube olarak uyarılarımızı yineliyoruz. Dere yatakları ve taşkın alanları tüm plan kademelerinde yapılaşma dışı alan olarak tanımlanmalı, kapatılmış dere yatakları açılarak doğal akış rejimine kavuşturulmalıdır. Havza ölçeğinde hazırlanan taşkın tehlike ve risk haritaları ile jeolojik-jeoteknik etütler, plan kararlarının bağlayıcı altlığı olmalıdır. Yoğunluk kararları teknik altyapının taşıma kapasitesi esas alınarak verilmeli, parçacı plan değişiklikleri ve imar aflarıyla bu kapasitenin aşılmasına son verilmelidir. Kanal İstanbul ve INRAIL başta olmak üzere kuzey ormanlarını ve içme suyu havzalarını yapılaşmaya açan projelerden vazgeçilmeli, Çevre Düzeni Planı’nın koruma kararları yeniden işletilmelidir. İklim krizinin yağış rejimini değiştirdiği bir dönemde planlamanın bilim ve kamu yararı dışındaki önceliklere teslim edilmesi, yeni can ve mal kayıplarına zemin hazırlamaktadır.”




